Turkish Translation: And if a Showdown Comes in Nepal….?
Posted by Mike E on May 22, 2009
The following is a Turkish translation of the essay “And if a Showdown Comes in Nepal….?.” It appears on the website Halkin Gunlugu.
Şayet Nepal’de Bir Hesaplaşma Gerçekleşecek Olursa…
Mike Ely, bu makalesinde Nepal devriminin bulunduğu durumu ve fırsatları, ABD’li devrimcilerin Nepal eleştirisini değerlendirerek tartışıyor
Mike Ely
Jaroslav yakın zamanda Nepalli devrimcileri eleştiren bir yazı kaleme aldı. Ona göre Nepal’deki devrimciler çok sayıda insana, yaşayan siyasi pratik aracılığıyla yeni bir devrime ihtiyaç olduğu gerçeğini göstermiyorlarmış. Şöyle diyor bu yazısında:
“Ben halkın iktidarı ele geçirmek için ihtiyaç duyduğu eğitimin tamamına sahip olduğunu söylemiyorum. Ben NBKP(M)’nin (Nepal Birleşik Komünist Partisi/Maoist -çn.) şu anda yaptıklarının bu eğitimin ilerletilmesine hiçbir katkıda bulunmadığını söylüyorum. İnsanlar ya anlıyor ve tekrar ediyorlar, ya da anlamıyorlar ve bunun da hiçbir yardımı dokunmuyor.”
Bu olağanüstü bir iddiadır. Kimseye kişisel olarak saldırmak istemiyorum ama buradan yola çıkarak bazı yorumlarda bulunmak istiyorum. Söyleyeceklerim radikal bir değişikliği arzulayan pek çok insanı ne yazık ki felç etmiş olan dogmatizme ve olumsuzculuğa yönelik eleştirilerdir.
Devrimci Fırsat Gelgitleri
Bir saniyeliğine geri adım atıp devrimcilerin gelişen bir devrimci durumda halkın nabzını nasıl tuttuklarını, insanların ne zaman hazır olmadıklarını ve ne zaman saldırıya geçebileceklerini nasıl anladıklarını bir düşünelim. Devrimcilerin zafer için hangi halk sınıflarının tam desteğine ihtiyaç duyulduğunun kararına nasıl vardıklarına, o sınıfların düşünüşünün uğramakta olduğu dönüşümü nasıl değerlendirdiklerine bir bakalım. Çoğu zaman galibiyet de, mağlubiyet de buna bağlıdır çünkü. Bu gibi anlarda yığın hattının önemi artar; çünkü sözü edilen siyaset ufak propaganda topluluklarının siyaseti değil, milyonları eyleme geçmeye ve kavgaya girmeye hazırlayan bir siyasettir.
Örgütlü çekirdek zihnen kararını vermiş olmalıdır. Kesin kararlar alarak, zaman kaybetmeden ilerlemeye, bir sonraki atılım için gerekirse vuruşmaya da, vurulmaya da hazırlıklı olmalıdır. Dolayısıyla, birlik, enerji ve kararlılık ile hareket etmeye (ki düşündüğünüz zaman bunun devrimcilerin her zaman iyi bir biçimde başarabildikleri bir şey olmadığını görürsünüz) hazır bir biçimde örgütlenmelidirler. Orta kuvvetler devrimin saflarına yakınlaşıyor veya en azından dostane bir tarafsızlığa çekiliyor olmalı, karşı devrimciler ise teşhir edilmiş, bölünmüş ve meşruiyetlerini çoktan yitirmiş bir halde bulunmalıdırlar.
Bu politik bakımdan “sıcak savaş” diyebileceğimiz bir durumdur. Bir toplumun ciddi şekilde siyasi bilinç kazanmaya ve bilinçlenen, uyanan güçlerin ne yapacaklarına karar vermeye çalıştıkları bir evredir.
Geçtiğimiz yıllarda Nepal’de devrimci mücadelenin yoğunlaşma noktası olan kralın alaşağı edilişi sonunda gerçekleşmiş ve dönüşüme yönelik çeşitli süreçler başlatılmıştı. Bu dönüşümlerin yeni bir Nepal’e yol açacağına dair muazzam bir beklenti ve umut vardı. Ve kralın devrilmesine büyük ölçüde Maoistlerin önderlik ettiği Halk Savaşı’nın olanak sağladığı biliniyorsa da, insanların bir kez daha böyle zorlu bir iç savaşı başlatarak değişimi ileri götürmeye hazır olup olmadıkları bilinmemektedir, çünkü insanlar haklarının ve taleplerinin başka türlü elde edilemeyeceğine karar vermedikleri takdirde bu tür iç savaşları desteklemezler. Eğer halk bir çıkmaza varıldığını, karşı devrimci ağır topların taviz vermeyeceklerini ve reformların önünü keseceklerini, karanlık güçlerin aydınlığı boğacak karşıdevrimci bir darbe planladıklarını hissederse yeni bir halk savaşı destek bulabilir.
Her devrimde devrimin kuvvetlendiği, ama sahici bir zafer (ve o zaferi takiben elde edilecek olan istikrarlı bir siyasi iktidar dönemi) için devrimcilerin kendi destekçilerinin de dışına uzanarak geçmişte kendilerini desteklememiş olan, komünistlerin uzun dönemli hedeflerini ve temel ideolojilerini desteklemeye doğal bir eğilimi olmayan topluluklara da hitap etmeleri gerektiği böyle yoğun dönemler yaşanmıştır.
Bu oldukça güçtür. Alman Komünist Partisi 1920’lerde ve 30’larda bunu yapmakta başarısız olmuş, Hitler’i yenmek ve iktidarı almak için ittifak kurmada korkunç bir biçimde başarısız olarak, milyonlarca destekçisi ile kendisini içinden çıkamadığı siyasi bir açmaza sürüklemişti.
Bir diğer örnek ise Bolşeviklerdir. Lenin’in ve partisinin 1917 senesinde Nisan ve Ekim ayları arasındaki çabalarının karmaşık detaylarına girmeyeceğim, ama Bolşevikler kendilerini öyle bir durumda bulmuşlardı ki, bir dönem “herkes” burjuvazinin Çarın yerine getirdiği kurucu hükümeti destekliyordu ve ancak hükümetin Rusya’nın Birinci Dünya Savaşı’nda kalmayı desteklediğini kanıtlayan, onun savaşçı doğasını gözler önüne seren bir olaylar zincirinden sonra halk bu yönetime karşı tavır alabilmişti.
Eklenmesi gerekir ki bu ikinci devrim süreci sadece orta yolcu güçleri kazanmaktan ibaret değildir, komünist partinin kendisi de o yeni sürece kazanılmalıdır. Lenin Nisan 1917’de Petrograd’a vardığında şehirdeki komünist parti önderliği Lenin’in alaşağı etmeyi amaçladığı hükümete karşı “eleştirel bir destek” tavrı benimsemişti. Lenin ikinci bir devrimi planlayacağını söylediğinde etrafındaki önder kadrolar Lenin’in duruma dair yaptığı tahlilin doğruluğundan ve hatta akli dengesinden şüphe etmiş, onunla aralarına açıkça mesafe koymuşlardı. Ayaklanmanın arifesinde de Lenin kendi merkez komitesinin başkaldırısı ile karşı karşıya kalmıştı. Hatta çok tanınan iki Bolşevik önder Ekim Devriminin planlarını kamuya açıklayarak kötülemiş, karşıdevrimcileri de devrimden önce uyarmışlardı.
Ama devrimci güçlerin demokrasi ve Çar karşıtı Şubat Devrimi adına ülkeyi yöneten yeni siyasi aygıtların (en başta da tabi ki Kurucu Meclisin) doğasını teşhir etmesine olanak tanıyan somut bir siyasi süreç söz konusuydu. Ve Bolşevikler de halkın en acil talepleri olan ve de ancak komünistlerin önderliğinde kurucu meclisi alaşağı ederek elde edebileceğini fark ettiği üç unsura, ekmeğe, toprağa ve barışa vurgu yapmışlardı.
Çin’de halk ikinci emperyalist paylaşım savaşı’ndan ve Japon işgalinden tükenmiş ve harap olmuş bir biçimde çıkmıştı. Başlatılması gereken yeni halk savaşının sorumluluğu açık bir şekilde karşı devrimcilerin ve onları destekleyen yabancı emperyalistlerin üzerine yıkılmalıydı. Bu yüzden de Mao bir koalisyon hükümeti kurabilmek için uzun bir anlaşmalar ve ittifaklar sürecinde yer almaktan geri durmamıştı. Bu sadece halkın daha geri kalmış olan kesimlerinin eğitimi için değil, aynı zamanda partinin (ve dünya çapındaki ilerici kamuoyunun bakış açısının) milliyetçi karşıdevrimci hükümete karşı ikinci bir halk savaşının zorunlu ve meşru olduğunu kavrayabilmesi ve bu amaç uğruna birleşebilmesi için gerekliydi.
Siyasi iktidarın ele geçirilmesi için olan bu yaklaşımın kapsamlı bir formülü yoktur. Sürekli değişen dinamiklerden faydalanmayı bilmek gerekir. Halkın ruh hali kavranmalıdır- sadece genelinki değil; farklı halk sınıflarının, karşı tarafın askerlerinin, komünistlerin, hepsinin içinde bulundukları halet-i ruhiye- bir de karşı devrimciler ile tabanları arasındaki ilişki doğru tahlil edilmelidir. Pedagojik bir eğitimden ziyade, halkın arasında, yaratıcı faaliyetler aracılığıyla, örgütlü çekirdeğin önderliğinde gerçekleşecek olan savaşa hazırlanılması için bir hava yaratılması, düşmanınsa düzensizlik, yalıtılmışlık ve karışıklık halinde bulunması için çaba sarf edilmesi gerekir.
Bu durumların nasıl olduğuna dair ciddi bir şekilde düşünmeye başlarsanız ve devrimin o son evresine olan geçişin tarihsel doğasını doğru bir şekilde kavrarsanız, o zaman kollarınızı kavuşturarak buna kayıtsız kalınabileceğini veya görülen ve görülmeyen taktiklerin etkisine dair ahkâm kesilebileceğini düşünmenin ne kadar yanlış olduğunu anlayabilirsiniz.
Bir Devrimi Desteklemek Ne Demektir?
Neyi bildiğimizi ve neyi bilmediğimizi açık bir şekilde ortaya koymamız gerekir.
Kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa o da Nepal’deki devrimci davanın meşru bir dava olduğudur. Milyonlarca insanının katılımını sağlamış, kendisine yoktan bir ordu kurmuş ve gençliğin hayal gücünü yakalamış olan bu mücadele dünyanın en yoksul ve yalnız bırakılmış insanlarından bazılarının umutlarının vücut bulmuş hali olagelmiştir. Ve dünya çapında bir kuşak ilk kez komünist devrimin somut sorunlarını pratikte gözlemlemektedir.
Burada bütün karmaşıklığı, gizemi ve belirsizliği ile sahici, yaşayan bir devrim gerçekleşmektedir.
Ve biz de bu devrimi açıkça destekleyen bir siyasi tavır benimsememiz gerektiğini bilmek zorundayız.
Elbette bir bakıma sadece “bekleyip göreceğiz”, tıpkı büyük olayların nasıl gelişeceğini, içinde doğrudan yer alanlar dâhil herkesin “bekleyip gördüğü” gibi.
Ama bir bakıma da “bekleyip görürken” oturup hiçbir şey yapmamak da yanlış olacaktır; hatta enternasyonalizme ciddi bir ihanet olacaktır.
Bir kez daha Jaroslav’dan bir alıntı yapacağım:
“ Aslında bu belirsizliğin ne olduğunun anlaşılması çok önemlidir. Bu gelişimlerine dair olan belirsizlik yüzünden Nepal halkının yaptıklarının iyi bir örnek teşkil edip etmediğine dair bir şey söyleyemeyiz. Bu yüzden ‘Nepal’deki tecrübeden ders çıkarılmalı’ türünden çağrılara katılmıyorum. Ayrıca tarihteki bunca sahte ‘devrimci’ örgütten sonra, kuşkucu bir gözlemci o hareketi desteklemeden önce hareketin devrimciliğini kanıtlama yükümlülüğü devrimcilerin kendilerine düşmektedir.”
Bu yaklaşım her açıdan hatalıdır.
Öncelikle, sonuç ne olursa olsun Nepal deneyiminden ders çıkaracağız. Ve bence (ideolojik bir bakış açısıyla yaklaşacak olursak) bize her türlü olaydan ders çıkarmaya hazır bir dünya görüşü gereklidir. Ve unutmayalım ki tarihten ve olaylardan öğrenmenin tek yanlı bir süreç olduğunu, “biz anlatırız siz dinlersiniz” yaklaşımına dayandığını düşünen korkunç bir gelenek de vardır.
İçinde bulunduğumuz bu tartışmanın da bir kanıtı olduğu üzere gerçekleşmekte olan, sahici devrimlerden öğrenilecek çok şey vardır. Devrimler yenildikleri zaman bile bu geçerlidir. Bu yüzden Nepalliler haklı olarak Peru’dan ve Nikaragua’dan söz etmektedirler.
Bir kez daha yinelememiz gerekir, koskoca bir kuşak daha önce böyle bir devrimci sürece tanıklık etmemişti. Şu anda pek çok açıdan, nice samimi devrimci, olan bitenin nasıl değerlendirilmesi gerektiğine dair fikir üretemiyor, bir devrim gerçekleşmeye başladığında komünistlerin nasıl davranmaları gerektiğini bilmiyor.
Nepalli devrimcilerin bize devrimciliklerini kanıtlama gibi bir “yükümlülüğü” olduğu iddiası ise zaten doğrudan şaşırtıcıdır. İnsanlar devrim için savaşırken ve ölürken bizim görevimiz kuşkucu birer gözlemciyi oynamak mıdır? Elbette ki hayır.
Burada bilinçli bir fedakârlık ile milyonlarca insanın komünizmi ve devrimi canlı bir siyasi sorunsala çevirdikleri bir yerden söz ediyoruz. Devrimcilerin ve ezilenlerin omuzlarına düşen “yükümlülük” inanılmaz zorlukları alt ederek devrime ve sosyalizme ilerlemektir.
Peki ya bizim “yükümlülüğümüz” nedir?
Burada internet sitemizde devrimin ciddi şekilde olanaksız olduğuna dair görüşlerin beyan edildiğine tanıklık ettik. Hepsinin burjuva olduğu, ihanetten ve kapitalizmden başka bir şeyin olmadığı, dolayısıyla da kimsenin galeyana gelmemesi gerektiği söylendi.
Bu yaklaşım zorlu ve sancılı bir şekilde geçen onyılların meyvesidir ama ne hakikati, ne de komünist dünya görüşünü yansıtan bir yaklaşımdır. Ayrıca bir de şöyle bir görüş vardır: “A evet, ben devrimcileri desteklemek istiyorum ama ancak doğru yolda oldukları, kazanacakları kesinleştikten sonra.”
Bu mantıkla devrim gerçekleşene kadar enternasyonalizm olmaz ki bu da hiçbir zaman enternasyonalizmin var olamayacağı anlamına gelir. 1960’lı yılların devrimcilerinin Vietnam savaşına dair böyle bir tavır takındıklarını bir düşünsenize…
Paris Komünü patlak verdiğinde Marks’ın kafasında Paris’te alınan stratejik kararlara dair pek çok soru vardı. Ama aynı zamanda dünyanın iktidarı hedefleyen ilk devrimci komünist sürecine tanıklık etmekte olduğunu kavramış, anın gerektirdiği partizanca coşku ile bu girişime arka çıkmıştı. Bu Marks’ın kuşağının gördüğü tek bu tür devrimdi ve sadece birkaç ay dayanmıştı. Ama her şeyi değiştirmişti.
Hakikatle yüzleşelim: Son derece yıkıcı bir dogmatizm ABD’li devrimcileri yılgınlığa ve karışıklığa itmiştir. Ve yine bu dogmatizm devrimin gerçekleşme ihtimaline derin bir karamsarlık ile yaklaşılmasına yol açmaktadır. Sıkkın bir sağcılık devrimci safların başka kesimlerine sirayet etmiş, devrimin imkân dâhilinde bile olmadığı fikrinin yayılmasına yol açmıştır.
Sanki bütün dünyanın üç beş “kuşkucu gözlemciye” devrimlerin büyük bir yalandan ibaret olmadığını kanıtlama “yükümlülüğü” varmış gibi…
Ve bu dogmatizm sadece Nepalli devrimcileri revizyonistlikle itham eden, yakın zamanda kaleme alınmış, birkaç mektuptan ibaret değildir. Bu dogmatizm, komünizmin yaşayan insanlardan ve var olan siyasetten koparılarak soyutlaştırıldığı, yıllar süren mekanik ve idealist bir düşünce şeklinin sonucudur. Bu düşünce şeklinin destekçilerinin sıklıkla referans aldıkları sözlerden biri, Lenin’in yanlış yorumladıkları ve bağlamından kopardıkları şu sözüdür:
“Enternasyonalizmin sadece tek bir gerçek biçimi vardır, o da insanın kendi ülkesindeki devrimci hareketin, devrimci mücadelenin gelişimi için canla başla çalışması ve bu mücadeleyi, ama sadece bu mücadeleyi, istisnasız her ülkede (propaganda, destek ve maddi yardım ile) savunmasıdır.”
Burada teorinin ve politikanın bağlamından koparılmış basit formüllere indirgenişine tanıklık ediyoruz. Bu sözün bu şekildeki yanlış kullanımı da dünya devrimlerine yaklaşımda enternasyonalizmi fiilen ortadan kaldırmaktadır. En basit dayanışmanın, coşkunun paylaşımının yok edilişidir.
Enternasyonalizm bir zamanlar ABD’li devrimcilerin gurur kaynaklarından biriydi. Amerika’daki devrimci hareket uluslararası olaylarla bağlantılı olarak doğmuş ve her dirilişi yine bu uluslararası olaylar ile olmuştu (Ekim Devrimi, Vietnam Savaşı, Afrika’daki sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı mücadeleler vs.). Devrimcilerin ve komünistlerin uluslararası olaylara böylesine pasif hatta zaman zaman kayıtsız kaldığını, böylesine şüpheci yaklaştığını görmek insana ister istemez hayret vermektedir ve buna kesinlikle müsamaha gösterilemez.
Bunu değiştirmemiz lazım. Bu çizgi mücadelelerini hızla aşmamız, kanlı canlı bir biçimde gözlerimizin önünde gerçekleşmekte olan devrimi desteklemeyi, uzak bir ülkedeki devrimcilerin her metodunu sorgusuzca benimsemekten ayırt etmemiz gerekmektedir. Asya’da (Hindistan ve Nepal’de), ABD’deki tüm ilericilerin bir an evvel hakkında haberdar edilmesi gereken, olağanüstü bir şeylerin gerçekleşmekte olduğunu kavramamız şarttır. Bu karamsarlıktan ve dogmatizmden kendilerini kurtaranların da bir an evvel kollarını sıvayıp işe koyulmaları gerekmektedir.
Nepal’de neler olacağını bilmiyorum. Ama bir ihtimal (bir ihtimal!), Maoistler ile ordu arasında bir hesaplaşmanın gerçekleşmesi için zemin hazırlanıyor olabilir. Şayet durum buysa Nepal yazın manşetlere çıkacaktır ve eğer devrimciler bir ölüm kalım mücadelesine girecek olurlarsa o zaman biz nelere hazırlıklı olmalıyız? Bu olaylar gerçekleşirken neyi bilmemiz gerekmektedir, olacaklara nasıl hazırlıklı olmamız mümkündür?
Açıkça belirtmek gerekirse, ben Nepal’de açık bir hesaplaşma olacağını kesin olarak söylemiyorum. Şimdilik nelerin olacağını bilmiyorum. Sahne arkasında gerçekleşenlerden haberdar değilim. Devrimi savunanların karşılarındakilerle mücadele etmede ne kadar iyi bir iş çıkardıklarını da bilmiyorum. Ve Nepalli devrimcilerin harekete geçmeden evvel bize hesap vermelerini de kesinlikle beklemiyorum.
Eğer sadece pasif bir şekilde olan biteni “bekleyip görmeyi” isteyenler varsa, bırakın öyle yapsınlar, belki bu sayede bu kişiler en azından bizim pratiğimize sürekli sözlü saldırılarda bulunmaktan vazgeçerler.
Ama geri kalanımızın enerjik bir biçimde hareket etme sorumluluğu olduğuna vurgu yapmam gerekiyor. Malzemelerle, ağlar kurarak, ortak eylem planları ve açıklamalarla harekete geçmeye hazırlanıyor olmamız gerekiyor. Geçen yılın kurucu meclis seçimlerinde yeterince aktif değildik, o fırsatı kaçırdık.
Yakın gelecekte, geçmiştekinden çok daha geniş kitlelere komünist devrimden söz etme fırsatını yakalamamız mümkün gözükmektedir. Bu defa hazır olabilecek miyiz?
* Makale http://mikeely.wordpress.com sitesinden çevrilmiştir





